1. İçeriğe git
  2. Ana menüye git
  3. DW'nin diğer sayfalarına git

Tarihten çıkarılan dersler

Uta Thofern4 Mayıs 2005

60 yıl önce 8 Mayıs’ta Nazi Almanyası müttefik güçlere teslim oluyor ve II. Dünya Savaşı Avrupa kıtasında sona eriyordu. Savaşın kurbanları bir kez daha anılıyor. DW’den Uta Thofern’in yorumu...

https://p.dw.com/p/AZwm

“8 Mayıs 1945, II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği gün olarak tarihe geçti. Halbuki o dönemde yaşayan pekçok insan için savaş, 8 Mayıs’ta daha bitmemişti. Pasifik’te savaşın kabusu sürüyordu, daha Hiroşima ve Nagazaki dehşeti yaşanmamıştı. Avrupa’da ise müttefik güçlerin ilerleyişi sonucu pekçok yere barış 8 Mayıs’tan önce dönmüştü. Savaşın bitiş tarihi aslında o dönemi yaşayan her bir kişinin kendi deneyimleri ile bağlantılı. Toplama kampından hayatta kalanlar, takibata uğrayanlar ya da göçmenler için farklı bir tarih hesaplaması sözkonusu. Onların acısı savaştan önce başlamıştı. 8 Mayıs onlar için yeni bir dönemin başlangıcı, Nazi Almanyası’nın yenilmesi ve kurtuluştu.

Galip müttefik güçler ise birbirinden çok farklı ortaklardan oluşuyordu ve Almanya’nın teslim olmasının ardından çatlaklar oluştu. 8 Mayıs bu nedenle aynı zamanda Avrupa’nın iki güç bloğuna ayrılmasının da başlangıcıdır. Demarkasyon çizgisinin doğusundaki ülkelerde yaşayan pekçok insan için bu bölünme gelecek yeni acıların habercisiydi. Avrupa’nın geniş bölgelerine kaçma, sürülme, açlık ve perişanlık hakim oldu ve bu savaştan sonra da sürdü. Pekçok kişiye göre, özgürlük için verilen savaş, II. Dünya Savaşı sona erdiği halde kaybedilmişti.

1945 yılında umut edilen, Soğuk Savaş durumunda hayal gibi görülen şey, 60 yıl sonra gerçek oldu. Barış içinde bütünleşmiş, pekçok milleti içeren özgürlükçü bir Avrupa. Bu Avrupa tabii ki mükemmel, eksiksiz bir yuva değil, evin inşası sürüyor. Bazı odalar daha tam olarak döşenebilmiş değil, bazı inşaatlar daha planlama aşamasında ve yoğun tartışmalar yaşanıyor. Herkes tek çatı altında yaşamayı onaylayacak mı, bu da kesin değil. Ancak temeller atılmış durumda ve taşıyıcı duvarlar sağlam. Alternatiflerle ilgili tarihte yaşanan deneyimler akıllarda canlı kaldığı sürece, anayasa referandumları da genişleme tartışmaları da Türkiye’nin üyeliği tartışmaları da AB’yi çökertemez.

Şimdiye kadar kazanılanlar, eksiklerden çok daha büyük anlam taşıyor. Geriye dönüp bakıldığında bu çok açık görülüyor. AB, 19’uncu yüzyılın dünya güç mücadelelerinin enkazı arasından doğdu. İki dünya savaşının ardından bu güç taleplerinin eskimişliği anlaşıldı. Artık halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkının tanınmasına dayanıyor.

Özgürlüğün çekim gücünün, milliyetçilik ve ideolojilerden daha büyük olduğu kanıtlandı. Avrupa’nın bölünmüşlüğünü nihayet sona erdiren ve Avrupa’nın genişlemesini mümkün kılan da bu özgürlük düşüncesiydi. Avrupa fikri gücünü tarihten alıyor, gönüllü bir Avrupa birleşmesi düşü, soykırım, ırkçılık çılgınlığı, barbarlık ve baskı deneyiminin üzerine kök salıyor, kökleşiyor.

Bunu, işledikleri suçun ağırlığını taşıyan Almanlar kadar iyi bilen bir halk olamaz. Almanya için Avrupa yolu zorunluydu. Çünkü geçmişten kurtaracak tek çıkış yolu, dünya devletler topluluğunda yeniden yer alabilmenin tek imkanı ve devletin bütünlüğü için tek fırsattı. Avrupa bir hediye değil, bir ödevdir ve özellikle de Almanlar için bir yükümlülüktür. Nasyonal Sosyalizmin sona erişinin üzerinden 60 yıl geçmiş olsa da.“