Analiz: Likiditeyi artırmak güveni geri getirir mi?

DW Türkçe Ekonomi Uzmanı Uğur Gürses, ekonomide atılan adımların sorunu değil, semptomları hedeflediğini düşünüyor. Gürses, seçim sonrası bir ekonomi politikası çerçevesi çıkmazsa işlerin zorlaşacağını savunuyor.

31 Mart'taki seçime doğru Ankara'daki her adım, sorunun kendisini değil semptomları perdelemeye, ortadan kaldırmaya döndü. Yaşanan kredi krizinin de ana nedenine değil, ama vitrinde mağdurlarına yönelik “bir şeyler yapıyoruz” çabası sergileniyor.

Daha önce hiçbir medya organına söyleşi vermemiş olan Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın Anadolu Ajansı’na 14 Şubat Perşembe günü söyleşi verdiğini duyunca “mesaj kaygılı” olduğunu düşünmüştüm. Yanılmadım. Sorular bile “mutfaktan” çıkmıştı. Tedirgin olabileceği düşünülen piyasalara verilen mesaj mealen şuydu: “TL’nin faizine dokunmadan miktarını gevşetebiliriz, bunu sıkılaştırmadan uzaklaştığımız anlamına yormayın”.

Şapkadan tavşan cumartesi günü Resmî Gazete’de zorunlu karşılık oranlarının düşürülmesiyle çıkmış oldu. Olasılıkla buna yeni pencereler de eklenecek.

Peki ne amaçlanıyor?

Merkez Bankası zorunlu karşılıkları gevşeterek bankaların kredi verme kapasitesine biraz esneklik sağlıyor. Malum; bankalar topladıkları mevduat ve belirli tipteki kaynaklarının belli bir yüzdesini karşılık olarak Merkez Bankası’nda tutuyorlar. Karşılık oranı yükseldikçe hem kredi verilebilir kaynak azalıyor hem de maliyeti yükseliyor. Düşürünce de tersi oluyor.

Sisteme girecek likiditenin birkaç milyardan fazla olması beklenmiyor. Kredi büyümesine ise az.

6 aydır krediler küçülüyor

Merkez Bankası’nı bu yola iten gelişme, bankacılık sisteminde kredi tabanında yaşanan küçülme. Örneğin TL kredilerin 8 Şubat haftasındaki düzeyi 11 ay öncesindeki düzeyinde. Uzunca süredir ilk defa bu yıl, ağustos ayındaki “Rahip Brunson krizi” sonrasında bankacılık sistemindeki krediler küçülmeye başladı. Yaklaşık son 6 aylık dönemde TL kredilerdeki küçülme 75 milyar TL oldu; bu yüzde 5’lik bir küçülme demek. Bu epey sert bir küçülme.

Peki neden böyle oldu? Bol ve ucuz dış kaynak akışı içinde yıllarca sorunlarını “halı altına süpüren” Türkiye’nin dış kaynak girişinde “ani duruş” yaşandı. “Rahip Brunson krizi” sadece bunu daha fazla tetikleyen bir politik kriz olarak yerini aldı. 2001’deki “Anayasa krizi” gibi “Rahip Brunson krizi” de “bardağı taşıran son damla” oldu. Yapısal sorunlar alttan alta temel dinamikleri çürütürken, böylesine sert bir politik kriz “partiyi sona erdirdi”.

Olan da şu: Daha önce Türkiye’nin banka ve şirketlerine kredi sağlayan kurumlar ya paralarının bir bölümünü geri aldılar ya da yeni kaynak sağlamaktan uzak durmaya başladılar. Buna döviz hesaplarından çekilişle yerleşik yurttaşlar da katıldı.

Bir de ekonomi derin bir resesyonun içine düşünce, konkordatolar ve bilanço bozulmasına ilave olarak kaynak çıkışı da olan bankalar kredilerde frene bastılar. Başka bir etki de kimi şirketlerin ekonomik durgunluk nedeniyle krediye ihtiyaç duymaması.

Şubatın ilk haftalarında yeniden kredi kıpırdanması başlasa da genel görünüm pek değişmedi.

DW Türkçe Ekonomi Uzmanı Uğur Gürses

Hazine TL likidite veriyor

Son bir buçuk aylık dönemde, Ankara’nın bankacılık sistemine hem piyasa hem de piyasa dışı yöntemlerle baskı yaptığı izleniyordu.  Hem TL likiditesini artırmak hem de faizleri düşürmek yönünde.

Hazine çeşitli operasyonlar ile piyasaya TL pompalıyor. Hazine’nin iç borçlanma stratejisi tamamen “döviz borçlan, TL borcu öde” biçimine döndü. Örneğin ocak ayı başında o ay 6.4 milyar TL iç borç geri ödemesi, 2 milyar TL karşılığı da dış borç geri ödemesi olduğunu açıklayan Hazine, yüzde 80'i döviz cinsinden 30 milyar TL karşılığı borçlanma yaptı. Yılbaşından bu yana kamunun döviz hesaplarındaki artış kabaca 4 milyar dolar oldu.

Diğer taraftan da Merkez Bankası’nın 2018’de elde ettiği dönem kârının, nisan ayındaki olağan genel kurulda dağıtılmasını beklemeden bankaya olağanüstü genel kurul yaptırılarak, oluşan kârın genel kurula kalmadan 37 milyar TL'nin avans olarak Hazine hesaplarına aktarılması sağlandı.

Kriz kârı seçim öncesi piyasaya

Strateji şu oldu; Hazine’nin döviz varlıkları güçlendirilirken, TL cinsi ödemeler yapılarak, daha az TL cinsi tahvil borçlanarak piyasaya TL sürülmüş, likidite artırılmış oldu. Diğer taraftan da hem bu yolla TL faizlerinin üzerine piyasa baskısı oluşturulurken, bankacılık kesimine de doğrudan siyasi baskı yapılarak mevduat ve kredi faizleri aşağı doğru itildi.

Hazine'nin bu likidite ve kâr avansı operasyonları ile Merkez Bankası’nın açık piyasa işlemleri penceresinden piyasaya borç verdiği likidite hızla düştü. Hazine kanalından gelen para bankaların Merkez Bankası’ndan borç alma ihtiyaçlarını, yani likidite baskısını azaltmıştı. Bankaların, Merkez Bankası’ndan borçlanılarak kapatılan günlük likidite ihtiyacı aralık ayında ortalama 105 milyar TL iken, 15 Şubat günü 55 milyar TL’ye düşmüştü.

Hem durgunluk içinde kredi talebi kesildi hem de bankaların kredi imkanları, kaynakları terse döndü. Yüksek enflasyon ortamında likidite gevşetme operasyonlarının işe yaraması zor.

Herkes 31 Mart'a odaklandı; Aspirin tedavisinden çok, çözüm sağlayacak bir ekonomi politikası çerçevesi ve buna uygun adımların seçim sonrasında atılacağı umuduyla.

“Denizin bittiğinin” herkes farkında. Tek gereken güveni geri getirmek. Bunun yolu da siyasetin ve hukukun normalleşmesinde.

Uğur Gürses

©Deutsche Welle Türkçe

Takip edin