Siyaset dünyası - Hakikat dünyası

Banu Güven TBMM Başkanlığı’ndan istifa etmemek için "Seçim siyasi faaliyet değil" diyen Yıldırım’ın siyaset ve hakikat algısını DW Türkçe için yorumladı.

Binali Yıldırım bir rahat, bir rahat. İktidardan bağımsız yayın yapan her yerde manşetlerde, ama daha önce bin defa olduğu gibi, "Bu da geçer" diyor. Memleketin en büyük belediyesinin başkanlığına adayken, tarafsız olması gereken Meclis Başkanlığı görevinden istifa etmemek için elinden geleni yapıyor. Gamsızlıkta çıtayı iyice yükseklere taşıyor. Bırakması istenen meclis başkanlığı koltuğuna vargücüyle sıkı sıkı tutunup, herkesin gözünün içine baka baka kendisinin bile inanmadığı şeyler söylüyor. Mesela "Seçim siyasi faaliyet değildir" diyebiliyor! Bildiğiniz, oyuncağını vermek istemeyen çocuk gibi. Tek farkı, çocuk olmaması.

Yıldırım'ın tavrını 2016'da TÜSİAD'da yaptığı, siyasi meşrebini açıklayan konuşmayla değerlendirmek gerek. İş insanlarına şöyle diyordu Binali Yıldırım: "Seçim kampanyalarında söylenenle, sorumluluk omuzlarınıza yüklenince, söylemleriniz hiçbir zaman aynı olmaz. Hiçbir ülkede de aynı olmaz. Bu siyasetin gereğidir, siyasetle hakikat, her zaman birbiriyle örtüşmez.”

Yıldırım bulunduğu yerden hakikati kısmî, arada sırada başvurabileceği bir olgu olarak görüyor. Yani benimsediği siyaset dünyasında hakikate yer olmadığını teyit ediyor. Çünkü hakikat bütünlük istiyor, dürüstlük istiyor, samimiyet ve alçakgönüllülük istiyor. Bütün bunlar bu siyaset dünyasında gerektiğinde ve sıkça öğütülüp yutulabiliyor.

Off-Shore hakikati

Gazeteci Pelin Ünker'in yazdığı, Yıldırım'ın oğullarının Malta'da Off-Shore şirketleri olduğu hakikatinin de bu siyaset aleminde yeri yok. Ünker'in haberi birden çok gazetenin Paradise Papers (Cennet Belgeleri) çalışması kapsamında Cumhuriyet gazetesinde yayımlandığında çok konuşulmuştu. Binali Yıldırım, kendisini ve oğullarını "Denizcilikle uğraşanların dünyanın her tarafından şirketleri de var, irtibat noktaları da var. Sanki burada bir iş çeviriyormuş gibi benim fotoğrafımı da basarak bir algı oluşturmaya çalışıyorlar… Bu şirketler açık faaliyet gösteren şirketlerdir. Bunu her yerden araştırabilirsiniz. Benim dokunulmazlığım var, ama oğullarımın yok. Her türlü araştırma ve inceleme yapılabilir” diyerek savunmuştu.

Konular

Yani Binali Yıldırım bizzat şirketlerin varlığını kabul etmişti. Ne var ki, Off-Shore şirket sahibi olmanın kendi ülkesinde vergi ödememek anlamına geldiği hakikatini siyaseten kabul edemedi. Habere erişimi engelletti ve oğullarıyla birlikte gazeteci Ünker'e dava açtı. Sonucunu görmüşsünüzdür. Mahkeme, "kamu görevlisine hakaret" suçu nedeniyle Pelin Ünker'e 8 bin 660 TL para cezası verdi. Meblağı da "suçun işleniş şekli, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen neticenin ağırlığı, sanığın kastı ve kastının yoğunluğu"na bakarak belirledi. İftira suçu da işlendiğine hükmeden mahkeme, Ünker'i ayrıca 1 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırdı. "Duruşmadaki tutum ve davranışlarından yeniden suç işlemeyeceğine dair kanaat oluşmadığını" belirterek bu cezayı ertelemedi. Binali Yıldırım'ın izlediği siyaset ve o siyasetle uyumlu yargı, kendisinin de kabul ettiği ama duymaktan hoşlanmadığı hakikati yazmanın bedelini işte böyle belirledi.

Banu Güven, türkische Journalistin

Banu Güven

Gamsızlıkta sınır yok

Hal böyle olunca gamsızlıkta sınır yok tabii. Hatırlatayım, bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin son başbakanı olmakla övünen Binali Yıldırım'ın Cumhurbaşkanı'nın elinden aldığı bir Devlet Şeref Madalyası da var. Bu madalya Yıldırım'ın başbakanlık koltuğunu Davutoğlu Ahmet Hoca'ya kaptırdığındaki kalp kırıklığını da tamir etmiş olmalı. Yıldırım o zaman Davutoğlu'nun adaylığının açıklandığı toplantıya katılmamış, kendisi ayrı bir basın toplantısı düzenleyerek istifa edecekmiş gibi bir beklenti doğurmuş, ardından Davutoğlu'nu tebrik ederek bu beklentiyi boşa çıkarmıştı. Ne var ki basın toplantısının sonuna doğru pek de ince olmayan şu serzenişte bulunmuştu: "Hızlı trenler yapmamışsanız, havayolunu halkın yolu haline getirmemişseniz başbakan olmuşsunuz neye yarar?"

Hızlı trenler, kazalar, gamsızlık

Defalarca yazdım. Yeri her geldiğinde yazacağım. Yıldırım'ın övündüğü Ulaştırma Bakanlığı döneminde, 22 Temmuz 2004'te, Pamukova'da 41 kişinin can verdiği bir "Hızlandırılmış Tren" kazası olmuştu. Yüksek hız yapmaya uygun olmayan vagonlar bu seferlere, henüz altyapı çalışmaları bitirilmeden, onun döneminde koşuldu. Bugünün AKP milletvekili Süleyman Karaman, onun döneminde TCDD Genel Müdürü'ydü ve makinistlerin anlatımına göre, seferlerin rötar yapmasından hiç hazzetmiyordu. Dönemin Başbakanı Erdoğan kaza üzerine, "Ulaştırma Bakanı istifa edecek mi” diye soran gazeteciyi haşlamıştı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'ndan beri beraber yürüdüğü Erdoğan'ın arkasında olduğunu bilen Yıldırım da o zaman kendisine yöneltilen sorulara şöyle cevaplar vermişti:

Soru: Yani (kazayı) vicdani bir şeyle ilişkilendirmiyorsunuz öyle mi?

Yıldırım: Ben çok rahatım canım, birşey yok. Kazanın hızlandırılmış tren uygulamasıyla hiçbir alakası yok. Kazanın dar yarıçaplı kurpta aşırı hızdan olduğu açık ve nettir. Ha, demiryollarının altyapısı yeni bir şey mi canım, orada ATV sistemi olacak. Bunlar opsiyon. Her şeyi istiyoruz da, niye adam 80'le gitmesi lazım gelirken 130'la gittin arkadaş diye sormuyorsunuz?

Soru: Bakan olan siz olduğunuz için…

Yıldırım: Ama o direksiyonu ben kullanmıyorum ki kardeşim. Adama vermişiz standartları, ne yapacağını vermişiz. Yapmıyorsa ne yapacaksınız?

Soru: Soruşturma izni verdikten sonra bürokratınızın (TCDD Genel Müdürü) istifa etmesi gerektiğini düşünür müsünüz?

Yıldırım: Ben onu bilmem arkadaş. Ne bileyim yani.

Soru: Atayan sizsiniz?

Yıldırım: Adam ederse eyvallah. Etmezse ne diyeyim yani? 

Bugünkü Ulaştırma Bakanı Mehmet Cahit Turhan da abisinin izinden gidiyor. En son yaptığı konuşmada Çorlu'daki tren kazasında hayatını kaybedenlerin ailelerinin öfkesinden şikayetçi oldu. Omuzlarını silkerek "Kaza oldu. İhmalimiz var, yok. Birşey demiyorum" gibi şeyler söyledi. Tren kazalarını olağanlaştırdığı konuşmasında konunun adli mercilerde incelendiğini söylerken, "Bunların yönetimini yapmak işi, projeyi, altyapıyı yapmak kadar önemlidir" dedi. "Siyaset" yapmanın inceliklerine işaret etti.

İşine gelen bu siyasete, vicdanı olan ise hakikate inanıyor. Türkiye seçimini bu ikilik üzerinden yapıyor.

Banu Güven

© Deutsche Welle Türkçe

Benzer içerik